| 21.
Yüzyıl’da hem uluslararası düzlemde hem de Türkiye'de, sermaye
egemenliğinin dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak, bunun
gerektirdiği mücadelenin sorumluluklarını üstlenmek, bir insanlık
görevi olarak karşımızda duruyor.
Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan,
işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten eşit,
özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin eksenini
oluşturuyor.
Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma
Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü,
şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunur.
ÖDP, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı,
ekolojist, militarizm karşıtı ve feminist bir sosyalizm doğrultusunda,
sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan
kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını amaçlar.
Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin
partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat
işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir
an bile gözden yitirmez.
Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki
faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokratik
ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması
yönünde çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını
geliştirecekleri bir mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip olmayı
vazgeçilmez sayar.
İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve
akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak
bağımsızlaştırmayı başlıca işlevlerinden biri olarak görür.
Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu emekçilerinin, köylülerin,
kısacası tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin, karar
alma, denetleme ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini öngören,
tüm toplumsal yaşam alanlarında üretenlerin yöneteceği bir dünyanın
şekillenmesine öncelik veren bir eylem planına sahiptir.
DÜNYAYI DA DEĞİŞTİRECEĞİZ !
Dünya 21. Yüzyıl’ın başında hem bloklar ve devletler arasındaki
jeopolitik güç mücadelesinin, hem de çok uluslu şirketler arasındaki
ekonomik rekabetin öne çıktığı bir dönemi yaşıyor. Günümüzün
emperyalizmi, kapitalist birikimin sorunlarını tüm dünya emekçilerinin
sırtından çözmeye çalışan bir siyasi egemenlik biçimi şeklinde ortaya
çıkıyor. Bu yeni emperyalizm biçiminde topraklar üzerindeki doğrudan
denetim, piyasaların denetimi karşısında ikinci planda kalıyor. IMF,
DB, DTÖ gibi uluslararası kurumlar tarafından tasarlanan yeni
egemenlik ilişkileri, borçlandırma mekanizmaları, enerji yollarının
kontrolü, fikri mülkiyet ve patent haklarıyla kendini gösteren
bilimsel ve teknolojik hâkimiyet, kitle iletişim araçlarının muazzam
gücüyle desteklenen kültürel hegemonya ile pekişiyor.
İnsanlık dünyanın hemen her yerinde, farklı düzeylerde de olsa
yoksulluk, sosyal dışlanma, ekonomik krizler, ekolojik tahribat ve
savaş gibi kapitalist sistemin doğasından gelen sorunlarla yüz yüze
kalıyor. Diğer bir deyişle, ‘tarihin sonu’ tezleriyle 20. Yüzyıl’ın
sonunda nihai zaferini ilan eden kapitalizm, iç çelişkilerinin
faturasını tüm insanlığa ödetiyor. Öte yandan emperyalistler arası
‘ekonomik rekabetin damgasını vurduğu’ kapitalist küreselleşmenin bir
dönemi, ABD ve İngiltere emperyalizmi başta olmak üzere yandaşlarınca
yapılan müdahale ile sona ererken, Irak ve Afganistan’da tarihin en
haksız, adaletsiz, akla, vicdana ve uluslararası hukuka aykırı
işgallerinden biri gerçekleştiriliyor. ABD politikalarının gerçek yüzü
ortaya çıkıp işgal güçleri bir bataklığa sürüklenirken, fatura gene
Ortadoğu halklarının kanı, canı, maddi ve kültürel varlıklarının
kaybıyla ödeniyor.
ABD’nin Balkanlar’a askeri müdahaleyle başlayan 11 Eylül saldırısının
ardından Afganistan ve Irak işgalleriyle süren hamlesinin, henüz ona
“süper emperyalizm” kavramlaştırmasını taşıyacak bir dünya imparatoru
statüsü kazandırdığı söylenemez. Çok uluslu şirketler arasındaki
rekabet dünya ekonomisinin temel bir dinamiği olsa da, ulus devletler
arasındaki çatışmaların önemi de göz ardı edilemez. Ulusal ya da
bölgesel çekişmeler, sınıf mücadelelerinin, etnik çatışmaların zaman
zaman öne çıkması, “ultra emperyalizm” tezindeki uluslar üstü
istikrarlı bir düzenin en azından şimdilik geçerli olmadığını
gösteriyor. Klasik emperyalizm ise, büyük güçler arasındaki ciddi
gerilimlere karşın, topyekün bir askeri çatışmanın ufukta görünmemesi
ve uluslararası sermayenin entegrasyonu yolunda mesafe alınması
nedeniyle günümüzün emperyalizmini tam olarak açıklayamıyor. Bu
nedenle anti-emperyalist mücadele direniş stratejisini üç boyuta da
nüfuz edecek kapsamda tasarlamak zorundadır.
ABD emperyalizmi’nin Irak’ı köprübaşı seçerek, dünya petrol
rezervlerinin üçte ikisine sahip Basra Körfezi’ni kontrol etme,
buradan Hazar Denizi Havzası’nı da denetim altına alma stratejisi,
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik jeopolitik amacı oluşturuyor.
Bunun ekonomik boyutu da, Ortadoğu’da serbest piyasa ekonomisini
derinleştirerek, eğitimi destekleyerek, kadının işgücü piyasasına
katılımını özendirerek dünyanın ciddi ekonomik potansiyele sahip, ama
küresel ekonomiye tam eklemlenememiş bölgesini kapsamak, bölgenin ucuz
işgücünü kullanmanın yanında burada kitlesel bir tüketici talebi
oluşturmaktır.
Çin, çok ucuz emek gücü, devlet müdahaleciliğine dayanan büyüme
stratejisiyle önemli bir dünya ekonomik gücü haline geliyor. Rusya ise
petrol ve doğalgaz başta olmak üzere, ekonomik kaynaklarını daha etkin
kullanarak, uluslararası bağlantılarını güçlendirerek ve askeri
varlığını hissettirerek dünya gücü statüsünü yeniden kazanma çabasını
sürdürüyor. Pekin ile Moskova arasındaki jeopolitik rekabetin
varlığına karşın, ABD’nin Orta Asya ve Kafkaslar’a yerleşme planını
boşa çıkarmak amacıyla bölge ülkeleriyle işbirlikleri önem kazanıyor.
Önümüzdeki dönem İran ve Hindistan’ın da gözlemci üye olduğu Şanghay
İşbirliği Örgütü üyeleriyle Latin Amerika ve Asya’nın geri kalan
ülkelerinin ekonomik işbirliğinin gelişmesi bekleniyor. ABD ile
Hindistan arasında yapılan, Yeni Delhi’nin nükleer ihtiraslarına
tavizleri de içeren geniş kapsamlı son anlaşma söz konusu güçlerin
ABD’yle ilişkilerini sağlam tutma isteğiyle, rakip bir dünya ekonomik
ekseni oluşturma çabaları arasındaki gerilimin gelecek on yıllara
damgasını vuracağı öngörüsünü doğruluyor.
Neo
liberalizm tahrip ediyor
Günümüzün kapitalizmi, evrensel niteliğini tüm yeryüzüne taşıyor.
Kendi toplumsal ilişkilerini dünyanın her köşesine yayıyor.
Kapitalizmin kâr mantığı, sermaye birikim sürecinin gerekleri her
toplumsal ilişkiye, yaşam pratiğinin her adımına nüfuz ediyor.
Kapitalizmin bugünkü ideolojisi neo liberalizm, bir anlamda piyasayı
toplumsal ve politik kontrolün dışına taşımayı hedefliyor. Bu tasarım
kapitalist küreselleşmeyi doğal gelişmelerin bir sonucu gibi sunuyor,
arkasında uluslararası sermayenin bir politik projesi bulunduğu
gerçeğini gizlemeye çalışıyor.
Neo liberal tasarımda devletin işlevi de yerel ekonomileri dünya
ekonomisinin gereklerine uyarlamak yönünde değişiyor. Devlet artık
ulusal ekonomi ile uluslararası ekonomi arasında bir volan kayışı
haline geliyor ve dışarıdan içeriye doğru uluslararasılaşıyor. Bundan
böyle ulus devletin görevi, kendi egemenlik alanı içerisinde sınıf,
mülkiyet ve piyasalara ilişkin toplumsal ilişkileri kurmak ve yeniden
üretmek, uluslararası sermaye birikiminin taleplerini yerine getirmek
olarak şekilleniyor.
Neo liberalizmin atağı demokrasinin krizini de derinleştiriyor. Neo
liberal zihniyet, kapitalizmin öncüllerine dönüşle, siyaset ve
iktisadı farklı kuralları olan iki ayrı alan şeklinde tanımlayarak
birbirinden iyice koparıyor. Böylelikle iktisadı toplumsal
ihtiyaçlardan, insanların sorunlarından bağımsız, kendini düzenleyen
piyasanın sinyallerine göre şekillenen bir özerk alan olarak
tanımlıyor. İktisat teknik, alternatifsiz, yargıları sorgulanamaz,
‘halkın talepleri’nden korunması gereken bir faaliyet alanına
dönüşüyor. Siyasi düzlemdeki biçimsel eşitlik görüntüsü, iktisadi
eşitsizliklere, sömürü ve dışlanmaya müdahale olanağını perdeliyor.
Her tür eşitsizlik biçimini yeniden üreten neo liberal program, tüm
dünyada büyüme temposunun yavaşlaması, işsizliğin ve toplumsal
dışlanmanın yaygınlaşması, sosyal devletin ve kamu hizmetlerinin
gerilemesi, finansal krizlerin olağanlaşması gibi sonuçlar doğuruyor.
Özellikle üretken faaliyetlerin kâr oranlarındaki düşüşler,
uluslararası sermayenin spekülatif alanlara yönelmesine yol açıyor.
Finansal liberalleşmeyle bu olağanüstü spekülasyon dalgası
tetikleniyor. Borsalar, mali piyasalardaki değer artışı; fiziksel
sermaye, insan kaynağı, araştırma-geliştirme faaliyetleri gibi reel
göstergelere yansımıyor.
Böylelikle finansal varlıkların değeri reel varlıklar aleyhine
artıyor, uluslararası rantiye sınıf servetine servet katıyor. Bu
gelişmeler kaynakların adaletsiz dağılımına yol açıyor, yatırım
eğilimi düşüyor. İşsiz ve yoksullar yavaşlayan büyümenin faturasını
öderken, yerel temsilcileri de dâhil uluslar üstü sermaye sınıfı
finansal yatırımlardan nemalanıyor, bir anlamda üretim finansın
yedeğine sokuluyor.
Kapitalist küreselleşme sürecinde malların, hizmetlerin, sermaye
akışlarının önündeki kısıtlamalar ve kontroller hızla ortadan
kaldırılıyor. Sermayenin güvenini kazanabilmek kaygısıyla ücretler,
çalışma koşulları, istihdam ve sosyal güvenlik standartları, çevre
düzenlemeleri aşağıya doğru çekiliyor. Ülkeler arasındaki bu rekabet
‘dibe doğru yarış’ olarak da adlandırılıyor.
Sermaye, sendikaları, taşeronlaştırma ve üretimi başka ülkelere
kaydırma tehdidi ile geriletmeye çalışıyor. Esnek üretimde geçici,
kısmi zamanlı, parça başı işler yaygınlaşıyor, özellikle kadınlar neo
liberal düzende daha fazla sömürülüyor, daha yoğun baskıyla
karşılaşıyor. Böylelikle kadınlar yoksullaşıyor, kadınlar kapitalist
küreselleşmeye karşı mücadelenin gittikçe daha önemli bir dinamiği
haline geliyor.
Kapitalist küreselleşme tüm insani değerlerin üzerinden bir silindir
gibi geçiyor. Yoksullaştırıyor, yalnızlaştırıyor, çaresizleştiriyor.
Dar milliyetçiliğin etki alanına girenler bir yana, daha kapsayıcı
“kolektif kimliklere” dini referanslara sarılmak bir çıkış yolu gibi
görünüyor. Ortak paydası Batı karşıtlığı, modernite korkusu olan
milliyetçilikten beslenen kökten dincilik veya dini de referans alan
bir ırkçılık boy gösterebiliyor. Aynı neoliberal rüzgâr, Batı’da
işini, yaşam standardını kaybetme korkusuna kapılanları kendi
mağduriyetlerinin sorumlusu gibi gördüğü Müslümanlar’a, “ötekilere”
hınç biriktiren bir kitle haline getirebiliyor. Giderek demokrasi,
insan hakları, hoşgörü, kadın eşitliği gibi değerlerin Batı’ya,
Hıristiyanlığa içkin olduğu tezleri kabul görüyor. Bu ortamda bir
kültürel grubun, bir dini inancın açıkça şiddet ve terörle
özdeşleştirilmesinin kültürel ırkçılık olduğunun, dinler ve kültürler
arası düşmanlığı körüklediğinin altını çizmek büyük önem taşıyor.
Diğer yandan hoşgörü, eleştiriye saygı gibi değerler çerçevesinde
düşünme ve düşünceyi ifade özgürlüğüne kıskançça sahip çıkmak
gerekiyor.
Bilim ve teknikteki ilerlemeler yeni teknolojilerin kullanımının,
böylelikle insani ihtiyaçların tatmininin ve üretici güçlerin
gelişmesinin olanaklarını yaratıyor. Ama kâr mantığı, bilginin belli
ellerde toplanmasına ve bilgi iktidarını pekiştirerek, bu kazanımların
insanlık yararına kullanımının engellenmesine neden oluyor.
Tüm insani etkinliklerin metalaştığı bir dünyada kültürel ve sanatsal
yaratıcılık da ticari boyut kazanıyor. Serbest ticaret kurallarına
tabi tutulan kültür ürünleri zengin müşterilerin egemenliğine giriyor.
Büyük şirketlerin sponsorluk ağları dışındaki sanat eserleri sesini
duyurmakta zorlanıyor. Bu durum kültürel çeşitliliği baltalıyor,
muhalif sanatçıları dışlıyor, yaratıcılığı piyasa taleplerine tabi
kılma tehlikesi doğruyor.
Medya hegemonyasıyla, reklâm bombardımanıyla pompalanan tüketim
ideolojisi insan-doğa dengesini gözetmiyor. Dev barajların, nükleer
enerji üretiminin, ulaşım sistemlerinin doğurduğu hava kirliliğinin,
genetik değişime uğramış gıdaların ve tüm bunlara bağlı iklim
değişikliklerinin insanlık için oluşturduğu risklere karşı ekolojik
güvenliğin savunulması, küresel adalet mücadelesinin en yakıcı
taleplerinden biri haline geliyor.
Yeni küreselleşme dalgası üçüncü dünyadaki geçimlik tarım
üreticilerini bile uluslararası pazara bağlıyor, topraklarını ve
hayvan varlıklarını kaybetmelerine, yoksullaşma ve çözülmeye yol
açıyor. Aslında neo liberalizm döneminde dünya gıda üretimi tüketme
kapasitesinin üzerinde. Buna karşın açlıktan ölümler her yıl artarken,
yetersiz beslenme sorunu da gittikçe yaygınlaşıyor. ABD gibi en zengin
ülkeler dahi en temel insani gereksinimleri bile karşılanamayan
azımsanamayacak bir nüfus barındırıyor. Tarım üreticilerinin
yaşamlarını sürdürebilmesinin yanı sıra, tüketicilerin yeterli ve
sağlıklı beslenme ihtiyacının karşılanmasını da içeren taleplerle, çok
uluslu gıda şirketlerine karşı mücadele kapitalist küreselleşmeye
direnişin başlıca dinamiklerinden biri haline geliyor.
Küresel adalet mücadelesi gelişiyor
Tüm
bu gelişmelere karşın, içinde emekçileri, sendikaları, tarım
üreticilerini, kadın ve çevre hareketlerini, savaş karşıtlarını,
farklı kültür ve kimlik taleplerini, diğer bir deyişle küreselleşme
mağdurlarını barındıran alternatif küreselleşme hareketi, 21. Yüzyıl
başı sistem karşıtı direnişin önemli bir olgusu olarak karşımıza
çıkıyor. Kasım 1999’da Seattle’da varlığını hissettiren küresel adalet
hareketi, o günden bu yana IMF ve DB toplantıları, G-8, AB zirveleri,
Davos toplantıları gibi dünyanın efendilerinin her biraraya gelişinde
itirazlarını yükseltiyor, başka bir dünya özlemini gündeme getiriyor.
Bir yandan evrensel barış adına savaşlara karşı çıkılırken, öte yandan
dünyada kaynakların adil paylaşımı halinde insanlığın tüm temel
ihtiyaçlarının giderilebileceği; aç, açık kimse kalmayacağı; eğitim,
sağlık, sosyal güvenlik gibi temel toplumsal hizmetlerden herkesin
yararlanabileceği bir dünya umudu yeşertiliyor. Kapitalist
küreselleşmeye karşı mücadelenin, “barış olmadan adalet, adalet
olmadan barış olmaz” ilkesi üzerinde yükselmesi gereği bir kez daha
anlaşılıyor.
Bu süreç hem yeni bir enternasyonalizm anlayışını geliştiriyor, hem de
örgütlenme şansını artırıyor. Sermayenin küreselleşmesinden yaşamı ve
çıkarı zarar görenlerin, örgütleriyle kapitalist küreselleşmenin karşı
kutbunu oluşturma sorumlulukları kendini hissettiriyor. Irak benzeri
açık işgaller karşısındaki bağımsızlık talepleri bir yana bırakılırsa,
çağın çelişkilerine ancak insan hak ve özgürlükleri, sosyal haklar,
emek ve çevre standartlarına ilişkin evrensel taleplerle yaklaşmak
etkili oluyor. Emperyalizme karşı mücadelenin enternasyonalist ve
kapitalizm karşıtı bir perspektifle, tüm dünyadaki ezilenlerle ortak
bir ruhla verildiği zaman anlam kazanacağı bir kez daha doğrulanıyor.
Öte yandan emek ve demokrasi güçleri enternasyonal mücadelede kendi
ülkesindeki hükümetleri, parlamentoyu, yerel yönetimleri, kendi talep
ve çıkarları doğrultusunda değiştirmek sorumluluğunu taşıyor. Her
şeyden önce enternasyonal mücadeleye katkının kendi halkının özlem ve
taleplerini seslendirebilmek, onların sorunlarını sahiplenebilecek bir
devrimci pratik sergileyebilmekle ve toplumun öz örgütlenmeleriyle bu
mücadelenin mümkün olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Ancak
kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin başlıca mevzii olarak
sermayenin emekçiler üzerindeki baskı aracı ulus devlete sahip çıkmayı
işaret eden bir stratejinin çıkmaz sokak olduğu da görülüyor. Yerel
sermaye çevrelerine çapını aşan misyonlar atfeden, dış mihrak
saplantısıyla sürekli bir düşman arayışı içinde bulunan, silahlı
kuvvetler başta olmak üzere otoriter eğilimlerden medet uman
‘milliyetçi sol’un dönemin ihtiyaçlarına cevap verme potansiyeli
bulunmuyor. Sol, tanımı gereği milliyetçi olamayacağı gibi, sınıfsal
perspektiften, emekçi taleplerinden kopuk zihniyetin kendine sol
yaftası takması da bir aldatmaca olmaktan öteye gidemiyor.
Bugün neo liberal tasarımı dağıtmanın yolu kamusal alanı
demokratikleştirmekten, halkın geleceğini ilgilendiren her kararın
yurttaşların katılımı ve onayıyla alınmasını sağlayacak örgütlenmeleri
yaygınlaştırmaktan geçiyor. Feminist, ekolojist, savaş ve ırkçılık
karşıtı hareketler, insan hakları ve sosyal hakların savunulması,
katılımcı politikanın yaygınlaşması temelinde yükselen inisiyatifler
kapitalizme karşı mücadeleyi zenginleştiriyor. Bu hareketlerin yeni
fikirler, farklı örgütlenme modelleri, alışılmadık mücadele
tarzlarıyla toplumsal mücadelelerin ufkunu genişlettiklerini mücadele
pratikleri kanıtlıyor. Önümüzde, bu hareketlerin farklılık, özgüllük,
özerklik taleplerini ihmal etmeden; yereli, ulusalı, küreseli topyekün
değiştirme çabasına eklemlenmelerini sağlamak, onları bütünlüklü
muhalefetin bir öznesi yapma görevi duruyor.
Sendikalar ve taban inisiyatifleri gibi katılımcı demokrasinin
özneleri olan toplumsal hareketlerin de, toplumu bütünlüklü biçimde
değiştirmenin, farklı talep ve beklentileri bir programda
birleştirmenin önemine özen göstermeleri gerekiyor. Toplumsal
hareketler emek hareketinin teori ve pratiğine katkıda bulunma
perspektifini, kendi özgün hedefleriyle kaynaştırdıkları ölçüde,
toplumsal muhalefeti güçlendiriyorlar. Böylelikle emekten yana
partilerin, çeşitli toplumsal hareketlerin, yurttaş inisiyatiflerinin
karşılıklı anlayış, uzlaşma, dayanışma içerisinde, göreceli
özerkliklerini koruyarak bir arada bulundukları bir zemin ortaya
çıkıyor. Bu zemin ancak farklı muhalefet dinamiklerinin çok
renkliliğini yansıtan, emek eksenini kaybetmeden sendikal, ekolojist,
feminist, savaş karşıtı hareketlerle köprü kuran, tarım üreticileri
hareketlerinin taleplerini kavrayan, çoğulcu ve demokratik bir
anlayışla güçleniyor.
Dünya Sosyal Forumu’nun öncülük ettiği sosyal forumlar, toplumsal
muhalefet hareketlerinin, neo liberalizme karşı antikapitalist
örgütlenmelerin, savaş karşıtı hareketlerin buluştuğu, sorunları ve
çözüm alternatiflerini tartıştıkları en önemli zeminlerden biri olarak
gelişiyor. Bir bölgesel izdüşüm olarak Avrupa Sosyal Forumu da giderek
etkisini genişletiyor. Antikapitalist Sol Partiler Topluluğu, Avrupa
Sol Partisi, işsizliğe karşı Avrupa Yürüyüşü, Üçüncü Dünya’nın
borçlarını silme kampanyası, anti-semitizme, yabancı düşmanlığına ve
ırkçılığa, sosyal kazanımların, göçmen haklarının çiğnenmesine karşı
çeşitli örgütlenmeler “Avrupa’yı değiştirme ve başka bir Avrupa”
mücadelesinin verilebileceği zeminler olarak şekilleniyor. Aynı
zamanda Latin Amerika’da yükselen toplumsal hareketler ve bu toplumsal
hareketlerin desteği ile seçim başarıları kazanan sol partiler neo
liberalizme ve emperyalizme direnebilen bütün dünya halklarının umudu
oluyor.
Bu enternasyonal örgütlenmeye kendi coğrafyamızda, kendi
insanlarımızın birikimlerinden, deneyimlerinden, mücadele
pratiklerinden, ülkemizin çok kültürlü, çok kimlikli yapısından
katkıda bulunmak; kendi halkımızın başta kapitalizm olmak üzere tüm
baskı ve sömürü biçimlerine karşı direnişini örgütleyebilmek; sadece
kendi toplumumuza değil, tüm insanlığa sorumluluklarımızın gereğini
yerine getirmek gerekiyor.
21. YÜZYIL İÇİN ÖZGÜRLÜKÇÜ
SOSYALİZM
Sermaye egemenliğine ancak kapitalizmi aşmayı hedefleyen ve
kapitalizme karşı alternatifini ortaya koyan adil, demokratik,
katılımcı bir anlayışla karşı çıkılabilir. Bu yaklaşımda, sınıflı
toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve
emekçi sınıfların pratiğinde, eşitlikçi toplumsal muhalefetin
vicdanında kendini yeniden üreten sömürüsüz bir dünya arayışı
mücadelenin eksenini oluşturur. Temel amaç, insanın özgürlüğü; tüm
insanların her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesidir.
Özgürleşme, Marx’ın tanımladığı biçimde, insanların yaratıcı
potansiyellerinin tam olarak ortaya çıkmasıdır. Her bir kişinin
özgürce gelişmesi, başkalarının da özgürce gelişmelerinin önünü açar.
İnsanın üretim sürecinde yeteneklerini seferber etmesi, kendini
geliştirip gerçekleştirebilmesi, özgürlüğün ilk adımıdır. Böylelikle
ihtiyaçlar dünyasında, gittikçe gelişen ve çeşitlenen ihtiyaçları
karşılanabilir. Ama asıl özgürlük, zorunluluklar dünyasının bittiği
yerde, insanların kendi yeteneklerini geliştiren etkinliklere zaman
ayırabildikleri noktada başlar. Bu bağlamda bireysel özgürlüğün
savunusu neo liberalizme terk edilmemeli, kolektif yapıların yanı sıra
bireysellik ihtiyaçlarına da sahip çıkılmalıdır. Ancak özgüveni
gelişmiş, inisiyatif kullanabilen, farklılıkların eşdeğerliliğine
sahip çıkan, bireycileşmemiş bireylerle geleceğin toplumu tahayyül
edilebilir.
İnsanın potansiyelinin tümüyle açığa çıkmasına izin veren bir topluma
ancak sermaye mantığından koparak varılabilir. Bu ise tepeden inme,
kitlelerin öz inisiyatiflerine dayanmayan bir öncünün çabasıyla
gerçekleşemez. Yalnızca çalışanların kendi kendilerini yönetme
kapasitelerinin artışıyla; toplumda demokratik ve katılımcı özyönetim
pratiklerinin yaygınlaşmasıyla; insanların başkalarının özgürlüğünü
tamamlayıp, zenginleştirdikleri dayanışma ağlarının kurulmasıyla
mesafe alınabilir.
ÖDP, bu yaklaşımını özgürlükçü bir sosyalizm tahayyülüne dayandırır.
Özgürlükçü sosyalizm derken, eşitlikle özgürlüğün solun iki temel
değeri olduğu ve birbirini tamamlayıp güçlendireceğinden hareket eder.
Toplumun maddi kaynaklarının paylaşımında, istihdam olanaklarına
erişimde, parasız ve nitelikli eğitim, sağlık, sosyal güvenlik
haklarının kullanımında tam bir eşitlikten yanadır. Bölüşüm
sorunlarının ve sosyal hak taleplerinin ötesine geçen; özyönetimci,
demokratik katılımcı bir planlamayı amaçlayan; bireyin karar alma
süreçlerine aktif olarak katıldığı, doğrudan demokrasinin uygulandığı,
üretenlerin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir toplum tasarımını
savunur.
Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her türlü sömürü, ezilme,
ayrımcılık, dışlanmaya tepki olarak yükselen kimlik taleplerinin
karşılanmasının eşitlikçi bir toplumun da önünü açacağına inanır.
Demokratik, çoğulcu, katılımcı bir iktidar olmadan dünyayı
değiştirmenin bir hayal olduğu bilincine sahiptir. Ama siyasal ve
toplumsal anlamda devrimci bir değişimin kendinin hükümet olmasıyla
değil, geniş halk kitlelerinin kendini yönetmesi ve denetlemesiyle
oluşacak bir iktidarda gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.
Bu nedenle; siyasalın toplumsallaşmasından, toplumsalın
siyasallaşmasından, siyasetin gündelik yaşamın bir parçası, toplumdaki
insanların politik süreçlerin öznesi olmasından yanadır. Kendini
temsili demokrasi ile sınırlamayan; referandumlar, plebisitler
yanında, yaşam ve üretim alanlarında halkın içinde örgütlendiği
meclisler aracılığıyla, katılımcı, doğrudan demokrasinin değişik
uygulamalarına gerçeklik kazandıran bir anlayışa sahiptir.
Dayanışmayı sadece işçiler, emekçiler arasında değil, şehir ve kır
yoksullarını, işsizleri, topraksızları, evsizleri, emeklileri de
kapsayan bir toplumsal dayanışma şeklinde yorumlar. Toplumsal
dayanışmanın bir hayırseverlik faaliyeti şeklinde değil, kamu
kaynakları seferber edilerek hiç kimsenin aç, açık, temel insani
gereksinmelerden muhtaç kalmayacak biçimde, insan onuruna uygun tarzda
yaşamasının anlaşılmasını amaçlar.
Bu anlamda her bireye, geçmişte ve şu anda üretim sürecine yaptığı
katkıya bakılmaksızın kayıtsız şartsız ‘yurttaşlık hakkı’ ödenmesini
savunur. Böylece kişinin eğitim, sağlık gibi temel sosyal hizmetlerden
yararlanması yanında, bir insanlık hakkı kapsamında temel malları
alabilecek asgari bir satın alma gücüne sahip olmasıyla toplumda hiç
kimsenin sefalete sürüklenmemesi sağlanmış olur. Ayrıca bireyleri
birbirine adaletli davranmaya, yani dayanışmaya teşvik eden bir
anlayışı benimser.
Böylece içinde farklı dünyalara yer olan, kamusal çıkar, ortak refah,
sosyal hakları da kapsayan evrensel haklar üzerinde yükselen bir
dayanışma uygarlığına ulaşmayı amaçlar. Bu uygarlıkta, kapitalizmin
yarattığı insanın kendi emeğine yabancılaşmasının yanı sıra insanın
doğaya ve nihayet insanın insana yabancılaşmasının aşılması da
hedeflenir.
ÖDP’nin özgürlükçü sosyalizm anlayışı enternasyonalisttir; kapitalist
küreselleşmeye karşı mücadelenin yerel, ulusal, bölgesel ve küresel
ölçekteki mücadele ve direnişlerin birbirini tamamlaması ile
gerçekleşeceğini savunur. Tüm yerküreye eşit, eşdeğer bu çerçevede
ekonomik ve kültürel alışverişte bulunmayı zenginlik sayan bir
anlayışla yaklaşır. Bu anlamda kapitalist küreselleşmenin işgücünün
serbest dolaşımını engelleyen, vize engelleriyle kültürel
alışverişlerin önüne kaleler diken tasarımını teşhir etmeyi görev
sayar.
Özgürlükçü sosyalizm özyönetimcidir; üreten-yöneten toplumsal
işbölümünün aşılmasını, sadece üretim sisteminde değil, tüm çalışma ve
yaşam alanlarında yaşamı o karardan etkilenenlerin karar süreçlerinde
etkin olmasını savunur.
Özgürlükçü sosyalizm demokratik planlamacıdır; kişilerin üreten,
tüketen kimlikleriyle; meslek kuruluşları, sendikaları, tüketici
örgütleri ve taban örgütlenmeleriyle planlama süreçlerine aktif
biçimde katılacakları, kaynak tahsisi ve kullanımının çoğunluğun
ihtiyaçlarına öncelik verilerek “demokratikleştirilmiş kamusal alanda”
kolektif temelde gerçekleştirileceği bir sosyalist planlamadan
yanadır.
Özgürlükçü sosyalizm ekolojisttir; kapitalizmin toplumsal yararın
önüne kar maksimizasyonunu koyan anlayışı, ‘ne kadar tüketebiliyorsan
o kadar insansın’ sloganıyla ifadesini bulan tüketim ideolojisi
karşısında insan-doğa uyumunu temel alan bir dünyayı amaçlar. Çevre
sorumluluğu kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık
veren, yaşamın sürdürülebilirliğini, doğal dengenin korunmasını
gözeten, kalıcı sayılabilecek bir doğa tahribatına yol açması
nedeniyle nükleer enerji kullanımına kesinkes karşı çıkan bir tavır
benimser. Yenilenebilir kaynakların kullanımını; yenilenemez
kaynakların kullanımının ise alternatif sürdürülebilir kaynakların
geliştirilmesine bağlanmasını savunur.
Özgürlükçü sosyalizm feministtir; toplumsal cinsiyet çelişkilerinin
sınıf çelişkilerine indirgenemeyeceğinin farkında olarak, kadınların
“farklılıkların eşitliği” ilkesi temelinde sosyal haklarını ve politik
alan dâhil toplumsal yaşamın her kademesinde temsilini, bu anlamda
pozitif ayrımcılığı savunur, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı
tavır alır. Gerek parti zemininde, gerekse yaşamın her alanında
pozitif ayrımcılık uygulamalarının gereğini yerine getirir.
Özgürlükçü sosyalizm militarizm karşıtıdır; silahlanma yarışının
gezegenimiz için büyük bir tehlike olduğunun farkındadır. Askeri
harcamalar, kaynakların toplumsal gereksinmeler için kullanımını
engelleyerek, dünyadaki yoksulluğun ve çevre tahribinin en önemli bir
nedenidir. Bu nedenle NATO’nun dağıtılması, evrensel ölçekte ayrımsız
bir nükleer, kimyasal, biyolojik silahsızlanma, mayınların tasfiyesi,
silahlanma harcamalarında ciddi bir kısıntı, askeri-sınai kompleksin
sivil amaçlar için kullanımına dönüştürülmesi dâhil anti-militarist
tüm çabaları destekler.
ÖDP çoğulculuğa dayanan bir özgürlükçü sosyalizm tasarımıyla,
toplumsal hareketleri kolektif iradenin asli bir öznesi kabul eden
anlayışıyla, emek eksenli yönelimiyle, yeni enternasyonalizmi
Türkiye’de temsil eden başlıca partidir. Devrimci siyasetin önünün
açılabilmesi, sadece fikirlerin doğruluğu ile değil, doğru fikirlerin
gerçek hareketle bütünleşmesine; neo liberal politikalardan yaşamı ve
çıkarı zarar görenlerin, yani küreselleşme mağdurlarının
örgütlenebilmesine ve geniş kitlelerin güvenini kazanıp onların umudu
olabilmeye bağlıdır.
TÜRKİYE’Yİ DE DEĞİŞTİRECEĞİZ
!
Türkiye, kapitalist küreselleşme tasarımının hegemonyasını en belirgin
hissettirdiği ülkeler arasındadır. Türkiye’yi neo liberalizmin
laboratuarlarından biri haline getiren 24 Ocak 1980 ekonomik
kararları, 12 Eylül 1980 darbe dönemi koşullarında zahmetsizce
uygulanmaya başlandı. Bu süreç gelgitleriyle, sınıf mücadelesinin iniş
çıkışlarıyla, zaman zaman işçi ve emekçi sınıfların kopardığı
tavizlerle sürüyor. 21. Yüzyıl’la birlikte, özellikle 2001 ekonomik
krizinin ardından Türkiye’nin uluslararası sermayeyle bütünleşme
süreci hız kazanıyor. Ticaretin ve finansın liberalleşmesi ülkeyi
dünya piyasalarına ve uluslar üstü sermayeye iyice bağlıyor.
Kuralsızlaştırmayla kamunun ekonomik karar süreçlerindeki etkisi
budanıyor. Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sosyal hizmetlerin
piyasa sistemine tabi kılınmasıyla kamu çıkarı yerini piyasa mantığına
bırakıyor. Elbette bu saptamalar eskiden devletin ekonomik rolünün
uluslararası sermayeden bağımsız olduğu, ulusal devletin ezen ezilen
sınıflara eşit mesafede bulunduğu anlamına gelmiyor. Ancak artık
karşımızda iyice kurumlaşmış bir hegemonya; ekonomik, politik,
kültürel tüm insani faaliyetleri uluslararası sermaye birikiminin
gereklerine teslim etmeye çalışan neo liberal tasarım bulunuyor.
Hiçbir şeyin eskisi gibi kalamadığı bir ortamda, politik sistem, sivil
toplum, toplumsal sınıflar, kültürel yaşam sermayenin
küreselleşmesinin gereklerine göre şekilleniyor. Siyaset bu ortamda
gitgide toplumsal taleplerden, sıradan insanın iş, aş, hizmet
gereksinimlerinden uzaklaşıyor; bir umutsuzluk, güvensizlik kapısına
dönüşüyor. Seçimler adeta neo liberal programı kimin daha iyi
uygulayacağını belirleme yarışı haline geliyor.
Neo liberal politikaların kıskacındaki Türkiye ekonomisinin bir
gelecek ufku; yüksek teknolojiye yatırım yapmayı, araştırma-geliştirme
fonksiyonlarını geliştirmeyi önüne koyan bir kalkınma stratejisi
yoktur. Uluslararası işbölümünde kendine biçilen rolü kabul eden,
vasıfsız veya düşük vasıflı emek-düşük ücrete dayanan bir figüran
konumundadır. Halkın ihtiyaçlarından kopuk, borç ödemeye, eğitim,
sağlık dâhil sermayeye kaynak aktarmaya odaklanmış bütçesi; bağımsız
Merkez Bankası adı altında mali sermayenin disiplin arayışına tabi,
üretim, istihdamdan kopuk para politikası; tarımdan enerjiye birçok
alanı siyasetin dışına taşıyarak uluslararası sermayenin taleplerine
göre düzenleyen ‘bağımsız kurulları’ neo liberal tasarımın köşe
taşlarıdır.
Merkez sağ partiler bir yana, siyasal İslamcı, milliyetçi, sosyal
demokrat partiler de değişik dönemlerde, uluslararası sermaye
programını uygulama güvencesi verdikleri ölçüde koalisyon ortağı
olarak hükümet etme fırsatı buldular. Yeniden yapılanma döneminin
partisi aranırken, siyasal İslam’ın 28 Şubat sürecinden kendi
açısından ders çıkaran, kendi güvencesini ABD’nin liderliğindeki Batı
ittifaklarında arayan temsilcileri bu boşluğu doldurmada en yüksek
başarıyı gösterdi; toplumsal ve cemaat bağları bulunan bir siyasi özne
büyük medya desteğinin de etkisiyle, halka küreselleşme
politikalarının sorgulanamazlığını tekrarlamak yoluyla
teslimiyetçilik, çaresizlik aşılayan ‘muhafazakâr neo liberal’ bir
anlayışla tek başına hükümet oldu.
Türkiye’deki sosyal demokrasi de, dünyadaki reform vaatlerini terk
eden, kapitalist küreselleşme politikalarının yörüngesine giren benzer
partiler gibi emekçilerden uzaklaşarak ‘sosyal liberalizm’den
etkilendi. IMF ve Dünya Bankası ile ilişkiler, NATO ve savunma
politikası gibi konularda kendini merkez sağ partilerden
ayrıştıramaması; ‘yaşam tarzı’ modernizmi dışında belirgin bir hat
tutturamaması sonucu siyasetteki etkisini şehirli orta sınıf seçmenle
sınırladı. Demokrasi ve özgürlükler konusunda zaman zaman merkez sağ
partilerin dahi gerisine düşmesi nedeniyle kitlelerin bilincinde
sağ/sol ayırımını yapma noktasında fikri bulanıklığa neden olurken,
siyasetin itibar kaybına da katkıda bulundu.
Bu gelişmeler, piyasa eksenine sıkışmamış, insan ihtiyaçlarını temel
alan, gelirin ve servetin adil dağıtıldığı, eşitlikçi ve katılımcı bir
ekonomide insanca yaşayabilmenin önemini bir kez daha öne çıkartırken,
bunun mücadelesini örgütlü bir toplumda, katılımcı, demokratik bir
sendikal anlayışla emekçilerin ortak örgütlenmesi hedefiyle;
emekçilerle, emekliler, işsizler, tüketici örgütleriyle vermeyi
gerektiriyor. Ekonomide demokrasi, özelleştirmeden değil, güçlü bir
kamu sektörü üzerinde emekçilerin denetleyebildiği, en geniş toplumsal
ihtiyaçları karşılayabilecek, ekolojik kısıtları dikkate alan,
demokratik planlamaya dayalı bir ekonomi çerçevesinde, çalışanların
özyönetiminden geçiyor.
Avrupa Birliği kapısında Türkiye
21. Yüzyıl başında Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusu ülke gündeminin
başköşesine oturdu. Türkiye’nin sistem içi belli başlı güçleri, büyük
sermaye, egemen medya, siyasal İslam’ın 28 Şubat sürecinden ders
çıkartarak kendini değiştiren kesimi ve silahlı kuvvetler gelecek
stratejilerini AB’ye entegrasyon üzerine kurdu. Bunda egemen güçlerin
kapitalist küreselleşmeye AB üzerinden dâhil olma tercihlerinin önemli
bir payı olması kadar, Cumhuriyet’in 80 yıllık Batılılaşma projesinin
varacağı hedef şeklinde kabul görmesinin de etkisi bulunuyor. Sendikal
çevrelerin önemli bölümü Avrupa’da sosyal ve sendikal hakların
kurumlaşmış olması üzerinden; Kürt muhalefetinin ana gövdesi kimlik ve
kültür taleplerinin AB’de meşru bir zemin bulacağı beklentisiyle;
halkın çoğunluğu da daha iyi bir yaşam düzeyinin ancak AB üzerinden
gerçekleşebileceği umuduyla süreci destekliyor.
Türkiye Kopenhag kriterleriyle iç hukukunu AB normlarına göre
düzenlerken, Maastricht ekonomik kriterlerinin uygulanması da büyük
ölçüde IMF ve DB programları aracılığıyla yürütülüyor. Burada
egemenlerin ABD-AB tercihine sıkışmaları sorunu da yaşanmıyor. Çünkü
ABD, özellikle 11 Eylül sonrasında, stratejik ortaklarından Türkiye’yi
BOP projesi kapsamında ‘modernleşme’ deneyini ihraç edebilecek örnek
ülke olarak gösteriyor. Öte yandan Türkiye gibi nüfusu büyük, geliri
düşük, kültürel farklılığı belirgin bir ülkeye AB kapılarının
açılmasını, baş müttefiki İngiltere’nin de öteden beri karşı çıktığı
“Federal Avrupa” projesinin gerçekleşmemesi anlamına geleceği için
destekliyor. AB ise, müzakere sürecini başlatarak büyük bir pazara,
geniş bir emek havuzuna sahip Türkiye’yi en azından yedekte tutmayı
arzuluyor. Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’ya yönelik jeostratejik
emellerinde Türkiye’ye ihtiyaç duyabileceğini hesaplıyor. ‘Hazmetme
kapasitesi’ testiyle de nihai kararı verme iradesini elinde tutuyor.
Her koşulda 3 Ekim 2005’te başlayan AB ile müzakere sürecinin on yılı
aşması bekleniyor. Bu da en az bu süreç boyunca tüm ekonomik, siyasi,
sosyal ve kültürel tartışmaların AB dolayımı üzerinden yapılması
anlamına geliyor. Özellikle tarımda, işgücünün serbest dolaşımında,
Gümrük Birliği’nin tarım ve gıda ürünlerine, hizmetler sektörüne
uygulanmasında şiddetli tartışmalar yaşanacağı, hızlı bir değişime
tanık olunacağı anlaşılıyor.
Türkiye uluslararası alandaki gelişmeler ve uygulanan neo liberal
politikaların etkilerine bağlı olarak iki kampa ayrılma eğiliminde.
Bir yanda neo liberal, kapitalist küreselleşme savunucusu kanat; öte
yanda ise statükocu, devletçi, şovenist kanat. Bir kutbu AB’yi yeryüzü
cenneti gibi sunan, Brüksel’in tüm taleplerini kayıtsız şartsız kabul
etmeyi emir bilen, piyasacı ve liberal kesim oluşturuyor. Diğer
kutupta ise ‘milli hassasiyet’ demagojisiyle bu süreçte mağduriyet
yaşayan kesimleri arkasına alarak; burjuva demokrasisi kapsamındaki
demokrasi, insan hakları, özgürlükler karşısında tepki örgütlemeye
çalışan; yıkıcılık, bölücülük bahaneleri arkasına sığınan milliyetçi,
tepkici cephe bulunuyor. Zaman zaman uygulamaların seyrine göre
sermayenin, özellikle güçsüz kesimleri arasında saf tutma konusunda
bocalamalar, savrulmalar yaşanabilecek. Her iki tarafın da ortak
noktası kendileri gibi düşünmeyen herkesi aynılaştırarak karşı tarafta
göstermeye çalışmaları ve projelerinin sınıflarüstü, emekçi
taleplerinden, sorunlarından bağımsız olması.
Bu süreçte toplumsal muhalefet güçlerinin bu kampların dışında
kalarak, politik hatlarını eşitlik, özgürlük değerlerine sahip
çıkarak, anti-emperyalist siyaseti ve enternasyonalist dayanışmayı
birleştiren bir çizgi üzerinden yürütmeleri gerekiyor.
‘Emeğin Avrupası’, ‘sosyal Avrupa’
Avrupa’yı değiştirmenin, ‘başka bir Avrupa’nın, emekten, eşitlikten,
özgürlükten, katılımcı demokrasiden, ekolojiden, yurttaş haklarından
yana bir ‘sosyal Avrupa’nın, ‘emeğin Avrupası’nın kavgasını içerden
verenlerle, aynı mücadeleyi AB ile müzakere sürecinde dayanışma
içerisinde sürdürmek politik etkimizi de artıracaktır. Böylelikle
Türkiye’de sürdürülen özyönetimci, demokratik bir sosyalizm amaçlı;
emeğin sömürüsünün ve kadına yönelik baskının sona erdiği,
sürdürülebilir bir yaşama dayanan bir mücadele Avrupa ekseninde de güç
kazanacaktır.
AB’nin, yurttaşların karar verme mekanizmalarından uzak tutuldukları,
katılımcılığı engelleyen anti-demokratik kurumsal yapısını, uyguladığı
neo liberal politikaları, özellikle AB Komisyonu’nun elit karakterini
eleştirirken, Avrupa’nın devrimci dönüşümü için mücadele hedefi de
önümüzde. Öte yandan, Türkiye solcuları, sosyalistleri olarak uğruna
uzun yıllardır mücadeleler verdiğimiz, bedeller ödediğimiz demokratik
haklar ve kazanımlara ilişkin AB sürecinde sağlanan ilerlemelere de
sahip çıkmak sorumluluğumuz var. Burada emek, demokrasi, insan hakları
ve kadın hakları kavramlarının karşılığını yalnızca Avrupa’da
bulabileceği ‘özcü’ bir varsayıma dayanılmıyor. İzdüşümlerimizin
bulunabildiği başka coğrafyalarda da ortak zeminler oluşturmamak için
bir neden bulunmuyor. ‘Sosyal Avrupa’ ve ‘emeğin Avrupası’
savunucularının Üçüncü Dünya’ya karşı ırkçı, emperyalist politikaların
en ciddi muhalifleri, savaş karşıtı hareketin örgütleyicileri ve
küresel adalet hareketinin de bir parçası olduklarını hatırlamak
gerekiyor.
Bir
arada yaşama kültürü
Türkiye’de de milliyetçi-ırkçı hareketler tıpkı Avrupa’daki
izdüşümleri gibi ekonomik adaletsizliklerin yarattığı toplumsal
gerilimlerden kültür temelli bir çatışma için yararlanma
gayretindeler. Bu bağlamda Kürt sorunu, Ermeni tehciri trajedisi,
Kıbrıs ve azınlık haklarının demokratik bir zeminde tartışılmasını,
özgürlükçü, hoşgörülü bir yaklaşımla önyargıların aşılmasını
engellemeye çalışıyorlar. Milliyetçilik burada ‘öteki’leştirdiği
kesimleri toplumdan tecrit etme, kendi siyasi eylemlerini ‘sıradan
vatandaş’ tepkisi olarak sunmadaki tecrübesini harekete geçiriyor.
‘Kızıl Elma’ olarak adlandırılan zihniyetin ‘sol’ olma iddiasındaki
bileşenleri kadar, bazı sol eğilimli çevrelerin içinde yer aldığı
‘yurtseverlik’ kampanyaları da niyetlerin ötesinde milliyetçiliği
besliyor.
Demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesini, neo liberal saldırının
yarattığı tahribata karşı sosyal haklar mücadelesiyle birleştirmek
için gayret sarf edilmelidir. Milliyetçi-ırkçı-mezhepçi
provokasyonlara karşı her zaman en geniş güçleri seferber etme ve bu
çerçevede toplumsal meşruiyeti bulunan eylemlerden ayrılmama anlayışı
izlenmelidir.
Kürt sorununda ‘gönüllü yurttaşlık’ temelinde bir arada yaşamak hem
uygulanma, hem de halkın sorunlarına çözüm üretme potansiyeliyle en
uygun çözüm olarak ortaya çıkıyor. Demokratik kültürün en zayıf
halkasını Kürt sorununun oluşturduğu bilinciyle, çözümün Türkiye’nin
demokratikleşmesinin önünü açacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Kürt
kökenli yurttaşların demokratik, siyasal, kültürel haklarını
kullanabilmeleri tartışma konusu bile yapılmamalı, toplumsal yaşamın
doğal bir unsuru haline gelmelidir. Genel siyasi af dâhil, devletin
sorunun demokratik çözümünde kararlılık göstermesi, bölge halkının
eşit yurttaşlar olarak sosyal hizmetlerden, istihdam ve yatırım
olanaklarından yararlanmasının sağlanması çözümün önünü açacaktır. Bir
arada yaşama kültürünün sağlamlaşması, bölgesel eşitsizliklerin kamu
eliyle giderilmesi için kararlı bir ‘bölgesel kalkınma planı’
uygulanmasına; insanların kendi yaşamları ile ilgili kararları
kendilerinin alabilmesinin önünü açan yerinden yönetim ilkesinin yaşam
bulmasına da bağlıdır.
Hem
özgürlük hem eşitlik
Özgürlükçü sosyalist anlayış, eşitlikle özgürlüğün solun iki temel
değeri olduğu ve birbirlerini besleyip, güçlendireceği on kabulünden
yola çıkar. Hem demokratik, hem sosyal hakların özgürce
kullanılabileceği, insanca yaşamın bir gerçek haline geldiği
Türkiye’yi kurmayı amaçlar. Bir iş sahibi olmanın, emeğinin
karşılığını alabilmenin, temel sosyal hizmetlerden eşit, parasız,
nitelikli biçimde yararlanmanın özgür bir yurttaş olmanın getirdiği
evrensel haklar olduğu ve kamunun sorumluluğu altında bulunduğu
bilincini yerleştirmeye çalışır. Bunun insanların yaşam tarzlarına,
inançlarına, bireysel tercihlerine müdahale hakkını kimseye
vermediğine inanır. Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her
türlü sömürü, ezilme, ayrımcılık ve dışlanmaya tepki olarak yükselen
kimlik taleplerinin karşılanmasını özgürlükçü bir toplumun gereği
sayar. Her insanın ‘çok kültürlü, çok kimlikli’ Türkiye gerçeğinde
anadilini konuşabilmesi, kendi kimlik ve kültürünü, cinsel eğilimini
özgürce yaşayabilmesi talebine sahip çıkar.
Özgürlükçü laiklik anlayışıyla, her insanın inanma ve inanmama
özgürlüğünü; devletin tüm din, inanç ve mezheplere eşit mesafede
bulunmasını, bu anlamda kamu kaynaklarından özel teşvikte
bulunmamasını; kısaca devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı
tutulmasını savunur.
Buna karşın hayatın politik ve sosyal mücadele yerine, bütünlüklü bir
anlayıştan yoksun, kimlik politikaları etrafında örülmesinin
yanlışlığına dikkat çeker. Bu bağlamda çalışma ve yaşam alanlarının iç
içe geçmişliği, bir bireyin birden fazla kimliği taşıması nedeniyle,
farklı mücadele zeminlerinin ortaklaştırılmasının önemini vurgular.
ÖDP, kapitalist küreselleşmeye entegrasyon sürecinde neo-liberal
politikalardan yaşamı ve çıkarı olumsuz etkilenen, pusulasız kaldığı
için umutsuzluğa sürüklenen ve/veya milliyetçi, tepkici, şeriatçı
konumlara savrulan emekçi ve yoksul kesimlerin taleplerine soldan bir
yanıt üretme, onlarla bu talepleri siyasallaştırarak buluşma misyonunu
üstleniyor. Siyasetin temsil ve meşruiyet krizine karşı, siyasetin
toplumsallaşması, insanların gündelik yaşamına nüfuz etmesi ile
aşağıdan yukarıya siyasetin geri dönüşünü, umudun yeşermesini
örgütlemeye çalışıyor. Kendini, özgürlükçü sosyalizm hedefiyle,
toplumsal muhalefeti aşağıdan yukarıya inşa etmek, toplumsal
hareketlerin yaratılmasına etkin bir biçimde katkıda bulunmak
çabasıyla tanımlıyor. Asli sorumluğu kendi ülkesindeki eşitsiz ve
adaletsiz düzeni değiştirmek, kendi halkının dert ve taleplerine çözüm
bulmak olan yerel ve ulusal mücadelelerin ufkunun tüm yeryüzüne
uzanabilecek genişlikte olması gerektiğine, dolayısıyla kapitalist
küreselleşmeye karşı direnişin enternasyonalist bir dayanışmadan
geçtiğine inanıyor.
MÜCADELE EKSENİ VE EYLEM PLANI
Özgürlük ve Dayanışma Partisi, insanın insanı sömürmesine, sermayenin
emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hâkimiyetine, cinsiyet
ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son
verilmesi için mücadele eder.
Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu, ezen ve
ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik
baskı ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar ve planlama
süreçlerinin çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayandığı bir
dünyayı amaçlar.
Kadınların ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik hayatta
erkeklerle eşit olduğu; insanlar arasında dil, etnik köken ve inanç
farklılıklarına dayanan ayrımcılığın son bulduğu; uluslar arasındaki
düşmanlıkların sona erdiği; ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin
edebildiği; insanın kendisiyle ve doğayla barıştığı ve barışın
kuşattığı bir toplumu hedefler.
Bu hedef doğrultusunda kapitalizmin sınırlarını bugünden aşmaya
yönelen bir eylem ve mücadele planına sahiptir.
HALK EGEMENLİĞİ VE SINIRSIZ SİYASAL ÖZGÜRLÜK!
• Türkiye toplumunu 12 Eylül darbesinin yarattığı anti demokratik
rejime hapsetmiş olan 1982 Anayasası’nın yapılan değişikliklere rağmen
‘geçici maddeleri’ dâhil anti demokratik içeriği değişmemiştir. Tüm
toplum kesimlerinin katılımıyla demokratik bir tartışma ortamı
yaratılmalı, özgürlükçü, demokratik yeni bir anayasa hazırlanmalıdır.
Anayasa, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarını ve uluslararası
anlaşmalarla teminat altına alınmış bireysel hakları çekincesiz
içermelidir. Anayasada sadece demokratik hak ve özgürlükler değil,
ekonomik ve sosyal haklar da güvence altına alınmalı, yurttaşların
temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesi devletin anayasal
sorumluluğu olmalıdır.
• Siyasi Partiler Yasaları ile siyasete getirilen tüm kısıtlamalar
kaldırılmalı; her türlü düşüncenin örgütlenme hakkı tanınmalı; hiç bir
siyasi parti amaçları yüzünden kapatılmamalı, lider sultasına yol açan
hükümler değişmeli, parti içi demokrasi esas kabul edilmelidir.
• Kadınlar lehine pozitif ayrımcılık ilkesi anayasa, siyasi partiler
ve ilgili tüm yasalarda yer almalıdır. Kadınların siyasal temsilini
artırmak için tüm siyasi partilere kota zorunluluğu getirilmelidir.
Tüm yasalardaki cinsiyetçi bakış açısı ve cezalandırma mantığı
değiştirilmelidir.
• Seçim Yasası temsilde adalet ilkesini sağlayacak şekilde
demokratikleştirilmeli, barajlar kaldırılmalıdır. Yasada siyasi
ittifaklara imkân tanınmalı, partilere propaganda konusunda eşit
haklar sağlanmalı, Hazine yardımı esasları ‘adil yararlanma’ ilkesi
ile yeniden düzenlenmelidir.
• Merkezi ve yerel hükümet memurlarının seçilmiş yerel yönetim
organları üzerindeki üstünlüğüne son verilerek, genel ve yerel
meclisler iktidarın kaynağı haline getirilmelidir. Halkın her düzeyde
kendisini yönetmesi için örgütlenmesinin ve her tür barışçı eylemin
önündeki kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Merkezi devletin yetkileri
azaltılıp, yerel yönetimler ve yerel iktidarlar güçlendirilmelidir.
• Silahlı devlet güçlerinin halk temsilcileri üzerindeki üstünlüğünün
bir kaynağı olan MGK'nın anayasal statüsüne son verilmeli, Genelkurmay
Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmalı, orduya iç güvenlikle
ilgili herhangi bir görev verilmesi yasal ve idari düzenlemelerle
önlenmelidir; askerlik hizmetlerinin yerine getirilmesinde ahlaki ve
vicdani normlar gözetilmeli, ‘vicdani redde’ hukuksal statü
kazandırılmalıdır.
• Güvenlik ve istihbarat birimlerinin yurttaşlarla ilgili yasadışı
bilgi toplamalarına, yurttaşların dosyalanmasına ve fişlenmesine son
verilmeli, varolan bu tür kayıtlar yok edilmeli, yurttaşlar
kendilerine ilişkin her tür polis kaydına istedikleri an
ulaşabilmelidir.
• Devlet içindeki örtülü, yasama denetimi dışına kaydırılmış olan veya
hukuksal dayanağı olmayan tüm birimler lağvedilmeli; MİT ve benzeri
birimler Meclis denetimine açılmalıdır. Örtülü ödenek kaldırılmalı ve
bugüne kadar yapılan harcamalar Meclis denetimine açılmalıdır. Gizli
yönetmelikler açıklanmalı, bu tür kuruluşların gerçekleştirdikleri
yasadışı faaliyetlere karışanlar yargılanmalıdır. Terörle Mücadele
Yasası bütün hükümleriyle birlikte kaldırılmalıdır.
• F tipi cezaevi uygulamasına ve diğer tecrit esaslı uygulamalara son
verilmeli, tüm tutuklu ve hükümlüler için insani yaşam koşulları
sağlanmalıdır.
• Yasalar ve anayasa ile ilgili bütün düzenlemeler sırasında Paris
Şartı, AGİT ilke ve kararları, Helsinki Nihai Senedi, ILO standartları
ve Avrupa Konseyi ilke ve kararları ile elde edilmiş olan emekçi
kazanımları asgari standart kabul edilmelidir.
.
ÜRETENLERİN YÖNETTİĞİ,
TOPLUMSAL İHTİYAÇLAR İÇİN BİR EKONOMİ!
• Temel ekonomik kararların sermayenin kar beklentilerine, kendini
düzenleyen piyasa mekanizmasının buyruklarına göre değil, toplumun
ihtiyaçlarına göre saptandığı bir ekonomi tasarlanmalıdır.
• Ekonominin temel üretim ve yatırım kararlarında, şirket idareleri
değil, halk temsilcilerinin ve emekçi örgütlerinin tavsiye ve
kararları ile yönlenen demokratik planlama organları belirleyici
olmalıdır. Bu kararların uygulanmasını gerek işletme ölçeğinde,
gerekse bölgesel ve ulusal düzeylerde emekçi örgütleri ve temsilcileri
denetlemelidir.
• Neo liberal saldırının en belirgin uygulamalarından olan, emek
kesiminin kazanımlarının yitirilmesi anlamına gelen özelleştirme
uygulamalarına son verilerek, özelleştirilen tüm kuruluşların tekrar
kamu mülkiyetine alınması için mücadele edilmelidir. Kamu
işletmelerinde yolsuzluklara, usulsüzlüklere karşı o işletmede çalışan
emekçilerin yönetim ve denetimin yanı sıra, yaşamı o işletmenin
kararlarından etkilenen tüketicilerin, yöre halkının, işletme-doğa
ilişkilerini gözeten çevreci inisiyatiflerin de denetim süreçlerine
katılımları sağlanmalıdır.
• Katılımcı bütçe uygulaması yoluyla, kamu bütçesinin demokratik,
katılımcı ve eşitlikçi bir tarzla sendikalar, meslek kuruluşları,
tüketici örgütlerinin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin önerileri
göz önüne alınarak düzenlenmesi öngörülmelidir. Bütçe mali sermayenin
ihtiyaçlarına göre değil, toplumun eğitim, sağlık, sosyal güvenlik,
konut, toplu taşımacılık gibi temel gereksinimlerinin karşılanması
önceliğiyle düzenlenmelidir. Kamu bütçesinde askeri ve bürokratik
harcamalar en aza indirilmelidir. Faiz ödeyen bütçe anlayışı terk
edilmelidir.
• Kadınların toplumsal eşitsizliğinin giderilmesi yönünde düzenlemeler
yapılmalıdır. Tüm insanların yaşamını ve toplumun sürekliliğini
sağlamada gerekli olan, kadının yapması gereken işler şeklinde
algılanan ve ücretsiz olarak yapılan bütün ev işleri, çocuk, yaşlı
bakımı vb. işlerin ekonomiye katkı sağlayan ve servet yaratan işler
oluşundan yola çıkarak; asgari ücret ve temel ücret belirlenmesinde ev
içi emek görünür kılınmalı ve ücretlere yansıtılmalıdır.
• Adil bir gelir dağılımının yaratılabilmesi için, harcamaları değil
gelir ve serveti temel alan artan oranlı bir vergi sistemi
uygulanmalıdır. Uluslararası parasal işlemlerden vergi alınmalı,
sermaye kontrolleri yeniden uygulanmalıdır.
• Araştırma-geliştirme (AR-GE) faaliyetlerine önem verilmesi, gerekli
kaynak ayrılması bir zorunluluktur. Ekolojik kaygılar da gözetilerek
yüksek teknolojiye dayalı sanayilere ve teknoloji üretimine yönelmek,
eğitim sistemini buna göre tasarlamak, kamu kaynaklarından gerekli
fonları ayırmak gereklidir. Bilgiyi tekelleştiren Veri Koruma Yasası
kaldırılmalı, yazılım hegemonyalarına karşı kamusal seçenekler
geliştirilmeli, bilimsel gelişmelerin insanlığın ortak kullanımına
açılması sağlanmalı, bu gelişmeler patentlenmemelidir.
• Dünyada gözlenen en belirgin adaletsizliklerden birisi yoksul
ülkelerin dış gelirlerinin önemli bir bölümünü IMF gibi uluslararası
mali kuruluşlara, bankalara ve Kuzey’deki hükümetlere borç olarak
ödemeleridir. Türkiye’nin de tüm ekonomik önceliklerini tahakküm
altına alan bu uygulamaya karşı çıkılmalı; Üçüncü Dünya’nın
borçlarının iptali talebi kapsamında bu boyunduruktan kurtulmak için
kamunun dış borçları silinmelidir.
• Herkes sırf bu ülkenin yurttaşı, doğal ve fiziksel kaynakların
paydaşı olma kimliğiyle toplumsal refahtan pay almalıdır. Bu anlamda
herkese yurttaşlık geliri ödenmesi bir hak olarak kabul edilmelidir.
• Kamu açıklarını kapatmanın yolu, KİT'lerin tasfiyesi ile eğitim,
sağlık ve diğer sosyal harcamaların ortadan kaldırılmasından geçemez.
Verimsiz kamu girişimlerinin verimli hale getirilmesi için, teknolojik
yenilenme, işletmelerin çalışanlarca denetlenmesi, muhasebe
sistemlerinin saydamlaştırılması ve personel politikalarının siyasi
tercihlerden arındırılması gerekir.
• Küçük ve orta boyutlu işletmelerin ihtiyaçları da dikkate
alınmalıdır. Bu işletmelerin yarattıkları katma değerden haklarına
düşen payı alabilmeleri için ucuz kredilerle, enerji ve ham madde
destekleriyle, sağladıkları istihdama paralel olarak teşvik edilmeleri
sağlanmalıdır.
HERKESE İŞ! EMEKÇİYE DAHA FAZLA HAK!
• Bir insan hakkı olarak çalışma hakkının herkes için yaşama
geçirilmesi yönünde, tam istihdam politikaları uygulanmalı ve iş
gününü ücretler düşürülmeksizin kısaltma amacı genel bir ilke olarak
benimsenmelidir. İşsizlikle terbiye edilmeye çalışılan emekçilerin
yanı sıra, yedek emek ordusu tehdidiyle haklarında kısıntıya gidilen
emekçilerin sorunlarının kapitalizmden kaynaklandığı saptamasıyla tüm
emek kesimi ortak mücadele etmelidir.
• Hem mevcut işlerin daha fazla kişi arasında paylaştırılması, hem de
daha kısa çalışma saatlerinden kaynaklanan boş zaman olanağını
ücretlilerin etkin bir biçimde kullanabilmesi için çalışma saatleri
azaltılarak ilk planda 35 saate indirilmelidir. Böylelikle emekçiler
politik süreçlere daha aktif olarak katılabilirler ve adil bir
ekonominin gerek duyduğu katılımcı bütçe, demokratik planlama
uygulamalarının daha aktif bir öznesi olarak değerlendirebilirler.
• Emek piyasasının cinsiyetçilikten arındırılması için mücadele
edilmeli, kadınlar lehine pozitif ayrımcılık uygulanmalı, çalışma
saatleri, ücretler ve tüm çalışma yaşamı buna göre düzenlenmelidir.
• Sendikacılığın yozlaşmasına, çalışma yaşamının sendika tekellerinin
hakimiyetine girmesine yol açan iş yeri ve iş kolu barajları
kaldırılmalıdır. Sendikal hayatı düzenleyen kurallar emekçi
taleplerini gözetecek şekilde değiştirilmeli, emekçilerin ekonomik
örgütlenme, grev, toplu sözleşme ve sendikalaşma haklarını
gerçekleştirmesinin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. İşçiler,
kamu emekçileri, emekliler, örgütsüz emekçiler, işsizler ve kent
yoksulları ortak bir kader duygusu içerisinde mücadele etmelidir.
Kamusal alanı daraltmaya ve sendikasızlaşmaya yol açan neo liberal
politikalara karşı emek hareketinin kazanım ve birikimleri korunmalı
ve geliştirilmelidir.
• Kadınların sendikalardaki temsiliyeti artırılmalı, en az kota
uygulaması getirilmeli, çalışma koşulları ve temsilin önündeki
engeller kaldırılmalı, buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.
• Sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme yasakları bütün kamusal ve özel
işletmeler için ayrım gözetmeksizin kaldırılmalı, askeri personel ve
güvenlik personeli de dahil bütün ücretliler için sendikalaşma yasayla
teminat altına alınmalıdır.
• Emekçiler, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde ortak
örgütlenmelidir. Ortak örgütlenme, yerel inisiyatifleri geliştirme,
yeni bir sendikal kültür ve anlayış yaratma hedeflerine de hizmet
edecektir. Bu kapsamda kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev
yapabilmelerinin ve siyasete katılabilmelerinin önündeki engeller
kaldırılmalıdır.
• Ev işlerini, eğitimi, sağlığı, sosyal yardımı, emeklilik ve işsizlik
sigortasını da içeren eşit, parasız, nitelikli biçimde bir sosyal
güvenlik sistemi kurulmalı ve emekçilerin yönetim ve denetimine
bırakılmalıdır.
• Sigortasız işçi çalıştırma yasağının uygulanması için gerekli yasal
ve cezai düzenlemelere işlerlik kazandırılmalıdır.
• Kamu emekçilerinin özlük hakları demokratik bir biçimde
düzenlenmeli, insanca yaşam ve mesleklerinde gelişimlerini
sağlayabilecekleri düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir. Bu
alanda sözleşmeli çalışma ortadan kaldırılmalıdır.
• Emekçilerin çalışma alanlarındaki mal ve hizmet üretimimin
düzenlenmesine katılmaları, üretim faaliyetlerinin bilgisini
edinmeleri, ürettikleri mal ve hizmetlerin kullanımı konusunda söz ve
karar sahibi olmaları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
• İş kazalarına ilişkin mevcut işçi sağlığı ve iş güvenliği
yasası emekçiler lehine düzenlenmeli, iş yerlerinde sağlıklı bir
çalışma ortamı kurulmalıdır. İşyeri güvenliğinin sağlanması için
işverenlere ağır yükümlülükler getirilmeli, iş kazaları sonucu sakat
ve engelli hale gelenlerin ve bakmakla yükümlü oldukları aile
bireylerinin haklarının güvence altına alınması için gerekli
düzenlemeler yapılmalıdır. İş Kanunu esnek çalışma anlayışından
arındırılmalıdır.
• Uluslararası düzeylerde ortak toplu sözleşme, grev, eylem birliği
yapma önündeki engeller kaldırılmalıdır. Tüm dünyada ‘hizmetlerin
serbest dolaşımı’ adı altında dayatılan, yoksul ülkelerdeki iş gücünün
vasıfsızlaştırılması ve ucuz iş gücü olarak kullanılmasına olanak
sağlayan GATS vb. anlaşmalara karşı çıkılmalı, işgücünün eşit koşullar
altında serbest dolaşımı sağlanmalıdır.
EMPERYALİZMİN EGEMENLİĞİNE SON!
Günümüzde anti-emperyalist mücadele, hem doğrudan toprak işgalleri,
hem de uluslararası sermayenin IMF, DB, DTÖ gibi kurumlarının yapısal
programları ve borçlanma mekanizmalarıyla, enerji hatlarının
kontrolüyle, fikri mülkiyet haklarıyla, bilimsel ve kültürel
hegemonyayla ortaya çıkan yeni egemenlik ilişkilerini hedef almak
zorunda. Böylece savaşlara ve işgallere karşı direnişle, emperyalizmin
baskı ve sömürüsüne karşı dünya emekçilerinin enternasyonal
mücadelesini ortaklaştıran bir anti-emperyalist hattın örülmesi büyük
önem taşıyor.
• Emperyalizme bağımlılığı pekiştiren ekonomik, diplomatik ve askeri
anlaşmalar iptal edilmeli, askeri üsler kapatılmalıdır.
• Emperyalizmin güvenilir müttefiki rolüne soyunarak, Ortadoğu,
Kafkasya ve Balkanlar’da emperyalist tahakkümden pay kapmaya dayanan
politikalara son verilmeli, bölge ülkeleriyle barışçı ilişkiler
geliştirilmelidir. Bu ilişkilerin sadece hükümetler düzeyinde değil,
toplumsal hareketlerin uluslararası dayanışması yoluyla gelişmesi ve
kalıcılaşması için mücadele edilmelidir.
• Uluslararası barışın bir garantisi olarak, ekonomik kaynakları,
üstelik de insanlığı tehdit ederek tüketen tüm silahlanma harcamaları
durdurulmalı ve radikal bir silahsızlanma programı geliştirilmelidir.
Nükleer denemelere son verilmeli; nükleer, kimyasal ve biyolojik
silahlar imha edilmelidir.
• ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki
işgal politikalarına karşı koşulsuz bir biçimde karşı çıkılmalı; işgal
altındaki ülkelerin halklarının kendi kaderlerini özgürce
belirleyebilmeleri için işgallere ve emperyalist müdahaleciliğe karşı
mücadele geliştirilmelidir. Savaş ve işgal koşullarında kadına yönelik
tecavüz savaş suçu sayılmalıdır.
• Ortadoğu’da uzun yıllardır İsrail devletinin yürüttüğü işgal ve
Filistin halkının haklarını tanımama politikalarına karşı Filistin
halkının devlet kurma ve tarihsel haklarına sahip çıkma mücadelesi
desteklenmeli ve uluslararası dayanışma geliştirilmelidir.
• Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli, federasyona dayalı barışçıl bir
çözüm yönünde, bir arada yaşama ve barış iradesini ortaya koyan Kıbrıs
Türk ve Rum toplumlarının çabaları desteklenmelidir.
EMEĞİN AVRUPASI !
• ÖDP
kuruluşundan beri dile getirdiği enternasyonalist anlayışla,
Avrupa’daki benzer partilerle ve toplumsal hareketlerle ortak
zeminlerde buluşma kararlılığını vurgular. Avrupa’nın sosyalistleri,
emekçileri, feministleri, ekolojistleri, savaş karşıtları ile yaşam ve
kader birliğini, ortak bir gelecek tasavvurunu ulusal kaygıların önüne
koyar. Kendi halkına karşı olan sorumluluğuyla Avrupa halklarına,
dünya halklarına karşı sorumluluğunu bağdaştırır. Bu anlayışını Avrupa
çapında siyasal ve toplumsal zeminlerde sürdürür, emeğin iktidarı
anlamına gelen ‘emeğin Avrupası’ mücadelesinde Avrupalı emek güçleri
ve toplumsal hareketlerle birlikte mücadele eder.
• AB sürecinde ortaya çıkan insan hakları ve demokratikleşmeye yönelik
olumlu değişimlere ve kazanımlara sahip çıkar ve bunların yaşamda
karşılık bulması ve kalıcı bir siyasete dönüşmesi için çaba harcar.
Demokrasi anlayışını burjuva demokratik hakların kazanılmasıyla ve
temsili demokrasi anlayışıyla sınırlamaz; doğrudan demokrasiyi
geliştirme yönünde söz, yetki, karar ve iktidarın halkta olduğu bir
demokrasi perspektifi ile mücadelesini sürdürür.
• AB sürecinde emeğin serbest dolaşımı hakkının kısıtlanmasına karşı
çıkar, emeğin serbest dolaşım hakkını tüm dünyada savunur. Tüm AB
ülkelerinde göçmenlere seçme ve seçilme hakkı, radikal bir
silahsızlanma, üslerin ve nükleer silahların kaldırılması, üçüncü
dünya ülkelerinin borçlarının iptali, Avrupa işçilerinin ortak
sendikal yapıda birleşmeleri, kaynakların ortak kullanımıyla doğanın
korunması gibi politikaları destekler ve bu taleplerin gerçekleşmesi
için mücadeleye katılır.
• Toplumsal haklar konusunda Avrupa Birliği’nin sınırlarını çizdiği,
giderek sosyal hakların gerilemesi ile şekillenen Avrupa modeline
karşı, yurttaşlık hakkı kapsamında herkese garantili gelir, parasız,
nitelikli, ulaşılabilir eğitim ve sağlık hakkı, sosyal dışlamanın
olmadığı kamusal bir sosyal güvenlik sistemine sahip bir modeli
savunur.
KÜRT SORUNUNDA DEMOKRATİK VE BARIŞÇI ÇÖZÜM!
• Toplumda barış olmadıkça demokrasiye, demokrasi olmadıkça barışa
ulaşılamayacağı gerçeğinden hareket ederek; farklılığın
reddedilmediği, farklılıkları meşru kabul eden bir siyasal, sosyal ve
kültürel yaşam ortamı yaratılmalı, bunun için gerekli düzenlemeler
gerçekleştirilmelidir.
• Siyasal, demokratik ve kültürel haklarla, kendini geliştirme hakkı
toplumun tümü için eksiksiz ve eşit olarak kullanılabilmeli;
Türkiye'de yaşayan tüm yurttaşların anadillerini geliştirebilmesi için
kamusal eğitim-öğretim olanakları sunulmalıdır.
• Devletin ve siyasetin çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı
toplum gerçeğine kapalı yapısı, Anayasa, yasalar ve kurumlar dâhil
olmak üzere, değiştirilmeli, demokratik bir muhtevaya kavuşturulmalı
ve yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Sorunun çözüm yollarının
bütün boyutlarıyla sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve idari
engeller kaldırılmalıdır.
• Türkiye’de çatışmanın yarattığı toplum içi güvensizliğin,
yabancılaşmanın ve önyargıların giderilmesi ve kültürlerarası
gerginliklerin azaltılması, kültürlerarası alışveriş ve etkileşimin
yaygınlaşması ve farklılıkları tanıma sürecinin gelişmesi
doğrultusundaki girişimler desteklenmeli, geliştirilmeli ve eşit
koşullarda bir arada yaşama kültürü toplumsal hayatın her alanında
güçlendirilmelidir.
• ‘Milliyetçi şiddetin’ harekete geçmesi, toplumda ‘linç’ kültürünün
yaygınlaşması karşısında tüm demokrasi güçleriyle birlikte ‘barıştan
ve hoşgörüden’ yana bir seçenek oluşturmak için harekete geçilmelidir.
• Doğu ve Güneydoğu’nun mevcut bölgesel eşitsizliğinin giderilmesi
yönünde kamu kaynakları seferber edilmeli; ekonomik ve sosyal olarak
geri bıraktırılmış ve çökmüş olan bölgenin yaşam koşulları
düzeltilmeli; bölgenin iktisadi ve toplumsal sorunlarının çözümü için
önlemler alınmalı, istihdam olanakları arttırılmalıdır.
• Bölgede normalleşme sağlanmalı, çatışma ortamında bulundukları
yerlerden göçe zorlananlara geri dönüş olanağı tanınmalı, evleri ve
malları tahrip edilenlerin zararları tazmin edilmelidir.
• Bölgede jandarmaya, silahlı kuvvetlere ve polise bağlı özel tim
türünden tüm özel savaş birimleri ve koruculuk dağıtılmalıdır.
• Siyasi Partiler Yasası’nın 83. Maddesi ve 4. Bölümü’nde yer alan
yasaklar kaldırılmalıdır.
• Bölgede yaşananlardan en fazla zarar görenler arasında kadınların
olduğu göz önünde bulundurularak, kadın kimliği nedeniyle yaşanan
taciz, tecavüz ve tespit edilen her türlü baskı yönteminin etki ve
sonuçlarını ortadan kaldırmak için gereken düzenlemeler yapılmalıdır.
• Bölgede var olan aşiret sistemi ve geri kalmışlık sorunuyla ilgili
özel tedbirler alınmalı, eve hapsolan, eğitim alamamış, ev ve
çocukların bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalan kadınlar için
eğitim olanakları sağlanmalıdır.
• Genel politik af ilan edilmeli, herkesin politik, toplumsal ve
ekonomik haklarından yararlanabilmesi için gerekli yasal ve sosyal
düzenlemeler yapılmalıdır.
SINIRSIZ DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ!
• Özgürlükçü laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına
aykırı olmayacak her tür inanç ve vicdan özgürlüğü kayıtsız şartsız
güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam
tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü
ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.
• Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve
hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel teşvikte
bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı
tutulması özenle korunmalıdır.
• Tüm okullarda zorunlu din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. 12
yıllık laik ve bilimsel bir temel eğitim, bütün öğrenim kurumlarında
zorunlu kılınmalıdır.
• Kamu hizmeti sunanlar, inanç ve kültürel kimliklerini kamu hizmeti
alanlar karşısında bir tercih ve baskı aracı olarak kullanamamalıdır.
Kamusal alanda hizmet alan yurttaşlar kılık kıyafetlerinden ötürü
ayrımcılığa uğratılmamalıdır.
YARGIDA BAĞIMSIZLIK, HUKUKTA SAYDAMLIK!
• Hukuk sistemi, yurttaşların haklarının sınırlandırılmasına dayalı
cezacı ve yasakçı anlayışlardan arındırılarak, bireyin devlet ve öteki
bireylere karşı özgürlüğünü teminat altına alan bir anlayışla köklü
biçimde değiştirilmelidir.
• Yargı bağımsızlığının sağlanması ve evrensel hukuk normlarına
uyulması amacıyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasi iktidara
bağımlılıktan kurtarılmalıdır. İçişleri Bakanlığı’nın yargı ile
bağları kesilmeli ve Adalet Bakanlığı bünyesinde bir adli zabıta
örgütü kurulmalıdır.
• Askeri ve sivil yargı ikiliği ortadan kaldırılmalı, disiplin suçları
dışında asker kişiler de yerel ve tabii mahkemelerde
yargılanabilmelidir. Askeri mahkemelerin disiplin suçlarına ilişkin
kararlarının temyiz mercii Yargıtay, Danıştay olmalıdır.
• Mahkemelere başvuru ve dava takibi işlemleri saydamlaştırılmalı,
bütün mahkeme bilgileri ilgili taraflar için her an erişilebilir
kılınmalıdır.
ŞOVENİZME, AYRIMCILIĞA, CİNSİYETÇİLİĞE VE FAŞİZME SON!
• Irkçı milliyetçilik Türkiye'nin çok kimlikli ve çok kültürlü
toplumsal yapısını sürekli gerilim halinde tutuyor, kimlikler ve
kültürler arasında yabancılaşmayı, şiddeti ve çatışmayı körüklüyor.
• Tüm eğitim kurumlarında müfredattaki şoven, ırkçı ve cinsiyetçi
anlayışlar ayıklanmalı; Türkiye'nin tarihi ve toplumsal yapısı
konusunda ırkçılığa ve erkek egemenliğine dayalı öğretime son
verilmelidir. Çocuklara, savaş yerine barış; ırkçılık yerine hoşgörü
ve farklı kimliklerin eşitliği anlatılmalıdır.
• Türkiye'de yaşayan dillerin ve kültürlerin gelişiminin önündeki
engeller kaldırılmalıdır.
• Devlet aygıtındaki ırkçı ve faşist faaliyetleriyle bilinen kişiler
yetkili makamlardan uzaklaştırılmalıdır.
• Farklı cinsel eğilimler üzerindeki her türlü baskıya karşı
durulmalıdır.
• İnsanlar arası ilişkilerde ve sorunların çözümünde şiddetin bir araç
olarak kullanılmasına karşı çıkılmalı, şiddet kültürünü yaratan ve
geliştiren koşulların ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir.
• Türkiye toplumunda her yurttaş, kendisini güven içinde hissetmeli,
diğer kültürler ve kimlikler tarafından baskı altına alınmamalıdır.
Dinsel azınlıklara mensup yurttaşlarımıza yönelik ırkçı duyguların
körüklenmesine karşı çıkılmalı, farklı kültür ve dini inanç taşıyan
insanlarla bir arada yaşama kültürü geliştirilmelidir.
• Yüzleşmediğimiz bir tarihin, önyargıların, düşmanlıkların devam
etmesi için uygun ortam yarattığı bilinciyle, Ermeni tehciri ve trajik
sonuçları dâhil tarihimize ait her konu, yasaklardan uzak, tartışmaya
açılmalıdır.
• Azınlıklar ve kurumları, eşit muamele görmeli, yasalar karşısında
ayrımcılığa uğramamalıdır. Ana dillerinde eğitim yapmalarına, dini ve
sosyal kurumlarını işletmelerine ve mülkleri üzerinde tasarrufta
bulunmalarına yönelik zorluk çıkarılmamalıdır.
PARASIZ, NİTELİKLİ, KAMUSAL EĞİTİM
Kamu hizmetlerinin hızla ticarileşmesi, bu alanın piyasaya açılması,
kamusal nitelikteki bu hakların hak olmaktan çıkarılıp
metalaştırılmaya çalışılması, yurttaşları müşteriye dönüştürme
çabaları bugün yaşadığımız yoksulluk ve yoksunluk görüntülerini daha
da derinleştiriyor. Eğitim ve bilgiye ulaşmak, bir meslek sahibi
olabilmek, anayasal bir yurttaşlık hakkıdır. Eğitimin eşit, parasız,
nitelikli biçimde sunulması için mücadele etmek, eğitimin
ticarileştirilmesine ve sermayenin bilim kurumlarını, bilimi kendi
ihtiyaçları doğrultusunda kontrol altında tutmasına karşı direnmek
büyük önem taşıyor.
• 12 yıllık kesintisiz eğitim herkes için bir hak olmalı, bu hakkın
kullanımından hiç kimse mahrum edilmemeli, insanların maddi koşulları
dikkate alınmaksızın, herkesin bu haktan yararlanması sağlanmalıdır.
• Eğitim, eşitlikçi yapısını koruyabilmesi için, her yerde, herkese
aynı nitelikte ve eşit koşullarda sunulmalı, eğitim hizmetine
ulaşmadaki tüm engeller kaldırılmalıdır.
• Herkesin kendi yetenekleri doğrultusunda gelişimine olanak veren bir
eğitim programı, okul öncesinden yükseköğretime kadar bütünlüklü
olarak planlanmalı, eğitimde dışlama değil, kapsayıcılık esas
olmalıdır.
• Anadilde eğitim hakkı herkes için sağlanmalıdır.
• Yaşamın her alanında olduğu gibi eğitimde de mevcudiyetini sürdüren
kız çocukların mağduriyeti anlayışına son verecek düzenlemeler bir an
önce gerçekleştirilmeli, kız çocukların okuma hakkını engelleyen tüm
baskılar sona erdirilmelidir.
• Sadece okul binalarına sıkıştırılmış bir eğitim anlayışı aşılmalı,
yaşam boyu eğitim hakkının tüm yurttaşlara olanak sağlayacak şekilde
düzenlenmesine yönelik eğitim – toplum ilişkisi okullar ve
üniversitelerle birlikte kurulabilmelidir.
• Bütçeden eğitime daha fazla kaynak sağlanmalı, eşit, parasız,
nitelikli ve ulaşılabilir eğitim hakkı temel bir hak olarak kabul
edilmeli ve bu anlayışın hayata geçmesi için gerekli düzenlemeler
yapılmalıdır.
• Ticarileşmiş, dershanelere endeksli, özel okulculuğu teşvik eden
eğitim anlayışı yerine, toplumun öz kaynaklarının eşitlikçi bir
anlayışla yeniden dağılımını sağlayacak kamusal bir eğitim planlaması
gerçekleştirilmelidir.
• Piyasanın ihtiyaçlarına göre değil, toplumun sağlıklı gelişimine ve
insanların kendilerini geliştirebilmelerine olanak sağlayan bir eğitim
ve öğretim modeli yaşama geçirilmelidir.
Okullarda şiddet olarak ortaya çıkan kimi sosyo-kriminal davranışlar (
yaralama, cinayet, hırsızlık, gasp, cinsel taciz v.b) eğitim
sisteminin birikiminin bir sonucu ve göstergesidir. Geleneksel,
muhafazakar, anti-demokratik eğitim yapısı, kararları, süreçleri ve
uygulamaları değişmedikçe de devam edecektir.
• Özgürlükçü, katılımcı ve demokratik eğitim geleneğinin yaratılması
için bugünden okullarda yerel- yerinden-sürekli katılıma dayanan
(öğrenci-veli-yönetici-öğretmen) örgütlenmeleri oluşturulmalıdır.
• Okullardaki şiddetin yapısal kaynaklarının farkında olunmalı, çözüm
için; teknoloji ve kriminal denetim değil, süreci demokratikleştiren
güvenliği toplumsallaştıran bir yaklaşım benimsenmeli ve bu yaklaşım
etkin hale getirilmelidir.
HERKESE SAĞLIKLI BİR YAŞAM, PARASIZ SAĞLIK HAKKI !
• Sağlık hakkı yaşam hakkının bir parçası olarak en temel yurttaşlık
hakkıdır. Bu anlayışla sağlık hizmeti teknik değil, insani boyutu önde
gelen, ‘herkese sağlıklı yaşam’ çerçevesinde toplumun önceliklerinin
ve kaynaklarının seferber edilmesini gerektiren bir kamu
hizmetidir.Reform adı verilen uygulamalarla sağlık da bir kar alanı
haline getirilmeye çalışılıyor. Sağlığın piyasa ilişkilerinden
bağımsız olarak örgütlenmesi, özel sağlık hizmetine dayanan modelin
terk edilmesi için mücadelenin en geniş kesimlerle sürdürülmesi büyük
önem taşıyor.
• Sağlık için gerekli tüm kaynaklar bütçeden hiçbir kısıtlamaya ve
tas |